ÖZ ÜLKÜ ÖZ ÜLKE
KAAN KARAMAN
2010
Zifiri
karanlıkta değiliz belki ama aydınlıkta olmadığımız da aşikârdır. Necip
milletimizin şu an derin bir uykuda olduğu kanaatindeyim. Yaklaşık 300 yıllık
uykusundan uyanıp tekrar dünyaya adaletle hükmedeceği inancındayım.2023 yılını
bu fikirlerle tasavvur ederken ülkemi meydana getiren unsurları ayrı ayrı ele
alacağım. İşte 2023 yılında Türkiye:
HUKUK
SİSTEMİ:
Türk devletinin hukuk sisteminin temelinde
adalet vardır. Milletimizin karakterine, geleneklerine uygun olarak hazırlanmış
bir adalet sistemi. Hukuk sistemimiz, yüz yıllardır şerefiyle dünya siyaset
arenasında var olan Türk milletinin tecrübeleri doğrultusunda sosyal ve hukukî
ihtiyaçlarımız çok iyi analiz edilerek hazırlanmıştır. Benim milletimin hukuk
düzeni “ya çekiç olacaksın ya da örs
olacaksın” anlayışından çok uzaktır. Mensubu olmakla övünç duyduğumuz
milletimiz, insanın yeryüzünün en kutsal varlığı olduğunun bilinci içerisinde
insana büyük değer vermiştir. İnsanın temel hak ve özgürlüğünü sisteminin
merkezine yerleştirmiş, her anlamda kişinin hürriyetini sağlamıştır. Karakterinde
olan demokrasiyi hiçbir batılı ülkenin gerisinde kalmayacak şekilde önemsemiş
bir hukuk düzenimiz vardır.
Türk milleti, adalete batının baktığı gibi bakmaz. Batı,
bizi yaşatmak için adalet şuuruyla hareket ederken, Türk milleti ise “Adaleti yaşatmak için biz varız.”
vakarıyla hareket eder. Biz batıdan farklı düşündüğümüz için hukuk sistemimiz
onların hukuk sisteminden daha hukuk sistematiğinin fikriyatında farklılaşmıştır.
Bu farkı yaratarak destanlaşanlara selam olsun.
Kanunlarımız, mevkisi ve fikri ne olursa olsun yalnız yaptıklarını
dikkate alarak vatandaşlarımıza eşit şekilde uygulanır. Kanunlarımızın
hükümleri hakkaniyet hükümlerini taşıyan bir ok misali kişi ayırt etmeksizin
her bir vatandaşa aynı uzaklıktadır. Allah’a şükürler olsun ki; bizim
kanunlarımız büyük sineklerin geçtiği küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek
ağı değildir. Allah’ın izniyle de kanunlarımızı yapanların üzerinde bir karış
ot bitse de bu şuur değişmeyecektir.
Hukukun hangi dalı olursa olsun başka bir ülkenin hukuk
sistemini alıp uygulamanın bu millete büyük zarar vereceği fikrindeyiz. Bir
ülke için son derece faydalı olan hukuk düzeni, aynı şekilde tatbik edildiği
zaman diğer ülke için son derece zararlı olabilir. Bir başka ülkenin hukuk
düzenine hayranlık duyup onu kendi ülkelerinde aynen uygulamaya çalışmak, kan grubu
aynı olmayan başka bir kişiden kan nakli yapmaktan milletimizin nezdinde
farksızdır. İşte, kutlu milletimizin hukuk düzeni bu gerçekleri bilerek Türk
milleti tarafından Türk milleti için hazırlanmıştır.
Benim öz yurdumdaki hukukî
kurallarım, hiçbir ırk, zihniyet ve
mevki farkı gütmeksizin bütün vatandaşlarıma eşit bir şekilde uygulanır. Hukuk
sistemimiz milletimizin kimliğine uygun olarak milletimizin ihtiyaçları
doğrultusunda günün hukuki imkânları ölçüsünde en adil, en özgürlükçü ve en
faydalı hukuk sistemi hedeflenerek hazırlanmıştır. Bu sistemin temelinde yatan
fikriyatta; haktan, adaletten ve doğruluktan başka bir şey bulunmaz.
MİLLÎ
EĞİTİM SİSTEMİ:
“Bilgisiz kişinin
gönlü kumsal gibidir; nehir aksa dolmaz, orada ot ve yem bitmez.” Evet,
ecdadım Yusuf Has Hacip böyle diyor. Cahilliği böyle izah ediyor. Ecdadım
Kaşgarlı Mahmud da bu şuurdadır, Abdülhamit Han da, Mustafa Kemal Atatürk de.
Evet, bir millî eğitim sistemi düşünün, düşünün ki o milli eğitim sistemi o
ülkenin çocuklarının kalbine, o vatanın evlatlarının beynine bu düsturu
yerleştirmeyi kendine hedef ediniyor. Şükürler olsun ki, bu Türkiye Devleti’nin
eğitim politikasıdır.
Devlet-i ebedî müddet için her manada kendini yetiştirmiş
nesiller yetiştirmenin şart olduğunu bilen devletimiz eğitim sistemimize büyük
önem vermiştir. Devletimiz kendi tarihini çok iyi öğrenmiş, kendi kültürüyle
yaşamayı vazife bilen, dünyadaki yaşananlara kayıtsız kalmayan, çağı doğru
okuyup gereklerini yerine getirmeyi amaç edinen, dalında donanımlı nesiller
yetiştirmeyi amaç edinen nesiller yetiştirmeyi kendisine başlıca hedef olarak
koymuştur.
Eğitim sistemimiz Türk-İslam kültürüyle yoğrulmuş,
Türk-İslam medeniyetine bağlı ve dünyadaki bütün gelişmeleri yakından takip
eder durumdadır.
İyi bir eğitim için son derece iyi yetişmiş öğretmenleri
ve teknolojik imkânlarla desteklenmiş yeterli sayıdaki kaynakları sağlayan
devletimiz geleceğe çok büyük bir yatırım yapmaktadır.
DİL DAVASI:
Bir milletin diliyle düşündüğünün çok iyi farkında olan devletimizin eğitim
dili Türkçedir. Türkçemizle eğitim verilirken öğrencinin dalına göre belli bir
yaştan itibaren yarının teminatı olan çocuklarımıza gerekli olan yabancı dil
hangisi ise büyük bir özenle verilir. Devletimiz artık farkındadır ki; her çocuğa
aynı düzeyde, diğer dersler rafa kaldırılarak verilecek yabancı dil eğitimiyle
ancak acente kafalı insanlar yetişir. Türk dilini çok iyi öğretip çok kaliteli
bir yabancı dil eğitimi veren devletimiz, son derece takdire şayan bir dil
davası gütmektedir.
Devletimiz, dil davası konusunda ne pazardan meyve alır
gibi rast gele yabancı kelime devşirme davasındadır ne de katliam yapar gibi
dilde “kelime temizliği” yapmaktadır. Devletimiz bilir ki; doğru şekilde var
olmuş her kelime bir zenginliktir. Anamızın dilinde yaşayan her kelime hangi
dilden gelirse gelsin artık Türkçedir. İngiliz bir atasözü der ki; “Bahtiyardır o İngilizce ki, içinde birçok
yabancı kökenli kelime barındırır.” O yabancı kökenli kelimeler bugün
İngiliz dilinin bir parçasıdır. Şimdi bizde bugün dilimizin bir parçası olan
yabancı kökenli kelimelerden rahatsızlık duymuyoruz. Çünkü şu gerçekleri
biliyoruz: Divan-ı Lûgatüt Türk’te sekiz bin altı yüz yirmi dört kelime varken,
11.yüzyılda İngilizlerin sözlüğünde üç bin küsur kelime bulunuyordu. Ali Şiir
Nevai’nin dilinde yirmi dört bin kelime varken, İngilizlerin bütün çocuklarına
ezberlettikleri Shakspeare’in dilinde yirmi iki bin kelime bulunuyordu. Yıl
2005 olduğunda ise; bizim sözlüğümüzde yüz dört bin dört yüz seksen bir kelime
İngilizlerin büyük sözlüğünde üç yüz binden fazla kelime bulunmaktaydı. Bu
üzüntü verici tablonun oluşmasının sebeplerini irdelersek göreceğiz ki,
İngilizler Shakspeare’i çocuklarının zihnine kazırken biz çocuklarımıza Ali
Şiir Nevaileri, Kaşgarlı Mahmudları daha anlatmamıştık. İngilizler Shakspeare
okurken biz maalesef o şanlı ceddimizi okuyamıyor ve onları anlayamıyorduk.
Bugün devletimiz geçmişin acı muhasebesini yapmış ve tatlı sonuçlar elde etmeye
başlamıştır.
Dil politikamız, bugün açık olarak
üç şeye düşmanlık etmektedir: Türkçesi varken yabancı kelime kullanma ve
devşirme hastalığına, ölü kelimeleri diriltme rüyasına ve uydurma kelime
saçmalığına. Dilimizde “-çe”, “-ça” eki gibi manasında kullanılır. Türkçeyi de
bu manada düşünmeliyiz. Kendi öz dilinde karşılığı varken yabancı kelime ile
konuşma ve yabancı kelime devşirme hastalığına Devletimiz neşter vurmuş
bulunuyor. Mademki bir millet diliyle
hisseder, mademki bağımsız bir millet dilini de yabancı dilleri boyunduruğundan
kurtarmak zorunda ve devlet de her alanda milletin bağımsızlığını
sağlamalıdır, o halde çok yerinde bir uygulama içindeyiz. Ölü kelimeleri
diriltme rüyası da boş bir hayaldir. Çünkü dil canlı bir varlıktır. Bu
hareketin taraftarları iyi bir niyetle hareket etmiş olabilir, ama yersiz bir
hareket içindelerdir. Ölen insanı diriltme çabalarına benzer bir çaba içine
girmeyen dilcilerimize minnettarız. Devletimiz güzel dilimizi uydurma
kelimelerin çirkinliğinden kurtarmaya kararlıdır. Bugün ülkemizin bütün
dilcileri uydurma kelimelere karşı ortak bir tavır içindedir. Türkçemizi “sala bindirip sele vermek” isteyenlere
karşı Türkçemiz bugün önemli gelişmeler kat etmiştir. Artık kesin zaferin ilânı
için milletimizin de bu uydurma kelimeleri dilinden atması beklenmektedir.
Dil konusunda millî gayemiz olan Türk dilinde birlik
sağlama konusunda bugün çok büyük adımlar atmış bulunmaktayız. Yıllar önce dil
birliği gayemizi Mustafa Kemal Atatürk şöyle ifade ediyordu:“Bir gün Kaşgar’da çıkan bir dergiyi
İstanbul’daki bir Türk okuyabilecektir.”
Türk milletinin bu büyük ülküsünü bilen ve bundan korkan Stalin, Türk dil
birliğini ilk olarak 7 Ağustos 1925’te Azerbaycan’da bozmuştur. Azerbaycan’ı
Türkmenistan Karakalpak, Kırgızistan ve Kırım izlemiştir. Mustafa Kemal
Atatürk’ün 1 Kasım 1928’de Türkiye’yi Latin alfabesine geçirmesi ile Stalin’in
planları kısa süreliğine bozulsa da Stalin, Türk Cumhuriyetlerine Kiril
alfabesini zorunlu tutarak dil birliğimizi paramparça etmiştir. Sovyetler, Türk
birliğinden çok korkuyordu. Türk birliğine giden yolun dil birliğinden
geçtiğini bilen Sovyetler, dil birliğimizle birlikte insanımızı da
katletmiştir. 1934-1935 yılları arasında iki yüz bin Türk’e akla hayale
gelmeyecek zulmü yaparken de 1937-1938 yılları arsında yüz kırk bin Türk
aydınını katlederken de aynı emelin kovalayıcısıydı. Ey bu millet için, ey
Türklük için canını kanını veren ceddim, mekânın cennet olsun! İşte, o ayağı
öpülecek ceddimin gayesinde bugün mutlu sona ulaşmak üzereyiz. Türk devletleri
bugün ortak bir alfabe kullanıyor. Yakın bir zaman içinde Rabbimin izni Türk
milletinin çabaları ile dil birliğimiz sağlanacaktır. Gerek Batı Türkistan’da
gerekse Doğu Türkistan’da epeyce bir vakittir çok güçlü bir seda yükseliyor: Türklüğün bir ili var. Yalnız bir dili var.
Başka bir dili var diyenin başka bir emeli var.
TARİH DERSİ:
Eğitim sistemimizin mihenk taşlarından biri de ebette ki, milletimizin bugününe
ışık tutan, milletimizin bekası için bilinmesi değil, çok iyi bilinmesi için
şart olan, varlık sebebimizin beyannamesi olan tarihtir. Millî tarihimiz, dünya
tarihi ve medeniyetler tarihi. Bugün yabancı kaynakların veya misyoner
kafalıların yazmış olduğu tarih kitaplarını okutmuyoruz çocuklarımıza, bugün
ruhsuz ve gayesiz tarih göstermiyoruz evlatlarımıza. Ecdadını ve onların hangi
uğurda neleri, nasıl ve niçin yaptığını öğreniyorlar. Atalarının destansı
vakarlarını öğreniyorlar, doğru ve tam yaptıklarını öğreniyorlar yıllar sonra
daha iyisini kendileri de yapmak için, bir de ecdadının eksik yaptıklarını
yanlış yaptıklarını öğreniyorlar bir daha asla yapmamak için. Türk çocuklarına
bugün yalnız Çanakkale anlatılmıyor, yalnız Malazgirt veya yalnız ona Pasinler
de anlatılmıyor. Bugün Allah’a hamd u senalar olsun. Çocuklarımıza Kerkük’ü de
anlatıyoruz, Kazan’ı da Kaşgar’ı da Göktepe’yi de. Bugün Kudüs denilince de Karabağ
denilince Urumçi denilince evlatlarımızın yüreği sızlamaktadır. Rabbim
yüreğimize yeni sızı ekletmesin. Çocuklarımız biliyor ki, Akif’teki ruhla
Mahdum Guli’deki ruh farklı değil. Onun kalbinde Gazneli Mahmud da büyük yer
tutar, Mehmet Emin Buğra da, Süleyman Şah da. Osman Batur’a da sevdalıdır benim
çocuğum, Resulzade’ye de, Enver Paşa’ya da. Tarih kitapları Türk’ün
başbuğlarını sayarken Mete’yi de, sayar Attila’yı da, Alparslan’ı da, Fatih’i
de Abdulhamid’i de Atatürk’ü de. Çünkü
tarih kitaplarımız artık Abdulhamid’i överken Namık kemal’i yok saymaz.
Atatürk’ü överken Şehit Enver Paşa’yı da övmekten geri durmayan bir anlayışa
sahibiz bugün. Çünkü tarihi o günkü şartları ile objektif olarak okumayı bugün
öğrenmiş bulunuyoruz.
Türk tarihini milletimize anlatan Türkiye Devleti, dünya
tarihi ve medeniyetler tarihini de çocuklarımıza anlatıyor. Çünkü yalnız
kendini bilip başkasını bilmeyen kendi dünyasında yaşayan bir ülke olma
niyetinde değiliz. Kendi geçmişimizin yanında önce dünyanın önde gelen
devletlerini sonra komşu ülkelerimizin tarihini ve nihayet geçmişte dünya
üzerinde hükümdarlık sürmüş devletleri öğretiyoruz çocuklarımıza.
Türkiye Devleti, düşmanlarımızı korkutacak derecede tarih
dersine ve tarih şuuruna önem vermektedir. Çünkü devletimize su kaynağının
yanındaki verimli toprak misali bir zihniyet egemendir.
DİN EĞİTİMİ:
İslâm iman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük huzur bilen kutlu milletim okulda
devlet tarafından bilinçli ve manevî bir din eğitimine tabi tutulmuştur.
Çocuğun yaşı dikkate alınarak hazırlanan din eğitimi yarınımızın teminatı
konumundadır. İnançlı, ahlâklı, hoşgörülü ve merhametli bireyler yetiştirmenin
bu millet için vazgeçilmez değeri anlaşılmış, tatbikatı ise gerçekleşmiştir.
Rahmeti Rahman’a âşık olmuş bir milletin, şefkati ve kardeşliği bilen bir
cemiyet için kendi içinde ne gibi sorunlar olabilir sorusunu sormuş ve cevabını
almıştır devletimiz. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden yakın vakte kadar devam
eden tefrika tohumlarını inancımızla ve iman birliğimizle yok ettiğimizi bugün
kim inkâr edebilir. Çanakkale’yi, İstiklâl Savaşı’nı yaşamış bu millet artık
gerçekleri çok kuvvetli bir şekilde hatırında tutmaktadır. İnanan bir insan
yetiştirmenin çalışkan, namuslu, rüşvet yemeyen, çalmayan, yobazlık ve
gericiliği zihninde barındırmayan bir insan yetiştirmekle eş değer olduğunu
anlamışızdır. Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır,
orası da okuldur.” Selam olsun Türk’ün kutlu başbuğuna ve milletimize
hizmet eden herkese.
Matematikte,
fizikte, geometride, edebiyatta, tarihte, coğrafyada eğitim sistemimiz aynı
hedef doğrultusunda yürümektedir: Dünyanın, alanlarında en iyilerini
yetiştirmek. Çünkü lider olmak için her alanda liderlerin olmalıdır. Dünyanın
en iyi ilim adamlarının Türk olması bugün bir hayal değildir. Görüntü odur ki,
yağmuru barındıran bulutlar toplanmaya başlamıştır.
Eğitim politikamız, inançlı vatanına ve onun her unsuruna
sevdalı, kültürünü bilen ve yaşayan, çağın gerektirdiklerini çok iyi okuyan ve
bu doğrultuda hareket eden işinin gereklerini öğrenmiş öğretmenler doktorlar
siyasetçiler yetiştirmek üzerine kurulmuştur.
Çocuklarına çalışmayı ibadet ve
refah sebebi, tembelliği ve miskinliği acizliğin zirvesi ve fakirlik sebebi
olarak anlatan bir eğitim sistemimiz vardır. Yani güzel bütün sıfatları bu
millete haiz kılmayı kendine ülkü edinmiş bir eğitim sistemimiz vardır.
EKONOMİ
POLİTİKAMIZ:
Şüphe
götürmez bir gerçektir ki, halkı asgarî, maddî refaha ulaşmamış devletlerin
huzur içinde yaşaması yalnız hayallerde mümkündür. Yine şüphe götürmez bir
gerçektir ki, vasat bir ekonomik özgürlüğe ulaşamamış ülkelerin siyasi olarak
tam bağımsızlığa ulaşması mümkün değildir. Ve elbette yüksek ekonomik güce
sahip olmayanların dünya düzenine söyleyeceği ve yapacağı şeyler çok tesirli
olamaz. İşte, bu gerçekleri bilen ekonomistlerin hazırladığı bir ekonomi
sistemimiz vardır. Ekonomik programlarımızı küresel güçlerin değil millî
zenginliğimiz doğrultusunda hazırlıyoruz. Artık ürettiğimizden fazlasını
tüketmiyoruz. Madenlerimizi kendimiz çıkarıp kendimiz işliyor, milletimiz için
ekip milletimiz için işleyip kârımız doğrultusunda satıyor, ithalatımızı
çıkarlarımız doğrultusunda yapıyor, faizin öldürücü etkisinden uzak duruyor,
ülkenin her bir yanına istihdam alanları açıp devlet olarak mal sahibini değil
üreteni destekliyoruz. En zenginlere değil en çok üretenleri ön planda tutup
üretenlere sahip çıkıyoruz. Ağır sanayi de büyük başarılar elde ediyoruz. Kendi
telefonumuzu, kendi televizyonumuzu, kendi abramızı, gemimizi uçağımızı üretmek
için çok büyük paralar çok büyük zamanlar harcıyoruz. Bu davayı çok
önemsiyoruz. Bu davada kalıcı zaferler elde edene kadar yavaşlamak şöyle
dursun, hızlanmamayı milletimize ihanet sayıyoruz. Bugünü kurtarmak için değil yarını kazanmak
için çabalıyor, kazanmadığımızı harcamıyoruz. Kimsenin ödeyemeyeceği kadar
borçlanmasına müsamaha göstermiyoruz. “Bankaların sömürücü düzeni” bizim
ülkemizde bugün için bir şey ifade etmiyor. Denk bütçeyi devlet olarak uygulama
gayretinden taviz vermiyoruz.
Devletimiz işsizliği standart seviyelere indirmiş,
ekonomik gelişmeler ve kalkınmalar yapmış. Devletimiz durmadan çalışmayı,
durmadan üretmeyi millî davası haline getirmiştir. Yüzyıllarca maddeye dürbünün
arkasından bakmış bu millet, maddeye hükmetme aşamasına gelmektedir. Yarın için
hedefimiz bugünden çok daha iyisidir.
ORDU:
Gösteremezsiniz bana dünyada ordusu güçlü
olmadan dünyada söz sahibi olmuş tek bir ülke. Ülkelerin orduları çok
önemlidir. Hele mevzubahis Türk ordusuysa ordu çok daha önemlidir. Çünkü bu
milletin ordusu tarih boyunca dünyanın en mükemmel ordularından olmuştur.
El-Cahiz de hayrandır Türk ordusuna Ali bin Abbas da, sürekli Türk ordusu gibi bir ordu hayal eden
Napolyon da. Tek düşüncesi Türk milletinin ebedî refahı olan Türk ordusu artık
Mete’den bu yana kıskanılacak kuvvet ve disiplininde olan kara ordusunu daha
güçlendirip deniz ve hava kuvvetlerini de bu seviyeye çekme gayretindedir.
İnsan gücünün yanına çok kuvvetli teknolojik silahlar koyma çabasında olan Türk
milleti için ordunun gelişmesinde tek sınır ancak ülke ekonomisi olabilir. Bu
mevzuda dünyanın en güçlü ordusu olmamız bile bizi tatmin etmeyecektir. Çünkü
bu ordu güçlü olmadan ne Türk dünyası güvende olabilir ne de İslam coğrafyası.
Bu ordu “sulh için daima cenge hazır ol”
hadis-i şerifini beynine ve ruhuna çok iyi kazımış durumdadır. Mazlumun güven
duyduğu zalimin koktuğu bir ordu hedefinde durmadan çalışmaktayız.
MİLLETİMİZ:
Bütün davamızın asli cevheri milletimizdir.
Yukarıda bahsi geçen her ganimetin Rabbimden aşağı kaynağı necip Türk
milletidir. Vatanımızın bütün unsurları bir değerli taş ise milletimiz o
taşları bağrında barındıran bir değerli taşlar koleksiyonu.
Bir millet düşünün; yaşamını Allah’ın emir ve yasaklarına
göre belirlemiş, bir millet düşünün;
kendi öz kültürüyle yaşayıp milli şuuruyla hareket etmeyi kendine şart
koşmuş. Bir millet düşünün, düşünün ruhunu ihlâs, fedakârlık, merhamet ve aşk
kaplamış, sahip olduğu yüksek manayı hatırlamış ve bu manayla maddeye
hükmetmesini öğrenmiş, çalışmadığı an içinden kahrolan bir millet. Evet, hayal
et Avrupa, hayal et Afrika, hayal et Amerika, Kutuplar Okyanusya sen de hayal
et durma! Yahut dünya zor geldiyse hayal etmek, hayal etmeyi bırak işte, o
vakit milletimin ülküsünü bil. Bu söylediklerim Türk milletinin hedefidir.
Dünyayı kendisine zindan ediyor. İnsanımız mesai saatinde
çalışmadıysa eğer, düşünmüyorsa eğer o gün boğazından geçeni hak ettiğini işte,
o vakit dünyayı kendisine zindan ediyor. Hastanelere gidiyorsun; doktor işini
yapıyor, hemşire işini yapıyor, hasta bakıcı işini yapıyor. Okulu da öyle,
meclisi de, adliyesi de, fabrikası da.
Çünkü milletimizin zihinde şu ayet-i kerime: “Hakikaten sizin için kendi çalıştığınızdan başkası yoktur.”
Karanlık sokaklar düşünün; aydınlık haliyle
kıyaslanmayacak kadar sessiz ve boş. Caddeler düşünün; gün ağarmadan uyanmış.
İnsanlar düşünün; otlar, böcekler, irkilmeden işe koyulmuş. Dünyaya Jean Jack
Rousseau’nun penceresinden bakanlar, yani tefekkür halinin tabiata aykırı
olduğunu düşünenler, sen düşünmekten korkarsın bilirim, bakmaktan da mı korkarsın?
Benim ülkeme baksana!
Sohbet ediyor insanım mecliste, divanda, çardakta; kötü söze, dedikoduya, riaya rastlamak son
derece güç. Gelince yan yana iki meslektaş işlerinden konuşuyorlar,
konuşmalarını ne futbol kaplıyor ne gıybet. Dinleyin onları bak Diyarbakır’da
konu Hz. İbrahim, Ankara’da Nizamü’l Mülk, bak Enver Paşadan bahsediliyor Ağrı
da. Duyuyor musun? İzmir’de İmam
Rabbani, Şırnak’ta Mustafa kemal sesleri çınlıyor. Adana da Edison’dan Bursa’da
da Abraham Lincoln’dan bahsedenler de var.
Baba evde konuşurken eşiyle çocuğuyla ses düzeyi hep
huzur vericidir. Aile birbirine karşı hep sevgi dolu daima saygılıdır. Büyükler
atasını hayırla yâd ediyor. Evde anne deyince cennet, baba deyince Allah’ın
rızası gelir akla. Sofraya aile büyüğü oturmadan kimse oturmuyor. Sonra eller
göğe yükseliyor: dua huzur için, dua devlet için, dua millet için, dua onların
nimetlerine ulaşamayanlar için. Sonra evde ya güzel bir televizyon programına
bakılıyor ya da kitaplar açılıyor. Vakit geç olmadan yatılıyor. Evde bir aile
yapısı tepeden tırnağa Müslüman Türk gibi: sade, vakarlı, bereketli ve sevgi
doludur.
Bir sevda vardır tertemiz yüreklerde: Millete dair,
bayrağa dair, vatana dair. Bu sevdadan Üsküp’te yaşayıp da kaderin cilvesiyle
kardeşlerinden ayrı düşenler de nasiplenir, Daşoğuz da yüzlerini daha önce
görmedikleri kardeşleri de. Ne Urumçi unutulur bu sevda da ne Kazan ne Aşkabat.
Sonra hatıra bazı vakit Hocalı gelir de gözyaşı başlar, sonra Kerkük gelir
hatıra Bosna da katılır gözyaşına Kudüs de. Siyasetçilerim vardır Karabağ
meselesini çözmeye kararlı, bu siyasetçilerin yeminleri vardır bir daha benim
kardeşime kalkarsa zalimin eli, bir daha göz dikerse biri benim kardeşlerimin
bayrağına diye başlayan ve devam eden. Yasinler okunur ülkemde İsa Yusuf
Alptekin’e Türkmenbaşı’na Aliya’ya.
Mukaddes canını vatanın mukaddesiyatı yanında hiçe
sayabilecek bir ruh hâkimdir bu millete. Topraklarımıza ekilen tefrika
tohumlarını milletimiz anlamıştır. Kimse benim kardeşimle aramı açamaz
şuurundayızdır artık. “Kardeşim benim hakkımda kötü düşünse de ben onun
hakkında kötü düşünmeyeceğim, o beni sevmese de ben onu çok seveceğim, bizi
birbirimize düşürmek isteyenlere karşı başaramayacaksınız” demekten bir an bile
geri kalmayacağım diyecek ve bu düsturu yaymaya çalışacak kadar vakarlıdır
milletimiz.
Türk milleti yüzyıllardır uyuduğu uykusundan uyanmıştır.
Titremiş ve kendine gelmiştir. Devletimiz dünya düzenine söyleyeceklerinin
hazırlıkları içindeyken millet olarak bizde ülkülerimizin peşinden yürümeye
başlamışızdır. Bu kutlu davada yürüyenlere selam olsun.